Cahiliye toplumunda alaycılık

İman etmeyen insanlar Allah’ın insanlar için seçip beğendiği din ahlakını yaşamadıkları için Kuran’dan tamamen uzak bir yapıdadırlar. Bu nedenle de kendi aralarındaki günlük yaşamlarında alaycı tavırlar çok yaygındır.

Bu ahlak bozukluğunun altında kibirli olmaları ve güzel ahlakı yaşamamaları yatar. İçlerindeki bu kibir çeşitli nedenlerden dolayı ve birçok şekilde kendini belli eder. Bulundukları ortamda en üstün kişi olmak istedikleri için başkalarının güzel özelliklerini gördüklerinde onlarla alay ederler. Bu yolla karşılarındaki kişiyi aşağılamayı, onu insanların gözünde küçük düşürmeyi ve onun moralini bozmayı hedeflerler. Bu kişinin diğer insanların beğenisini ve takdirini kazanmasını istemezler. Allah’ın Kuran’da öğrettiği gerçek sevgiyi, şefkati, merhameti yaşamadıkları için de alay ederek birbirlerini kırmaktan çekinmezler.

Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, boğazına bir şey kaçan, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde abartılı ve uzun süreli gülüşlerle taciz ederler. Ardından da yine o kişi hakkında küçük düşürücü yönde konuşmalar yaparlar. Hatta o an gülerek o kişiyi taciz ettikleri gibi, daha sonraki günlerde de her fırsatta bunu ona hatırlatarak, utandırmaya çalışırlar. Alaya maruz kalan kişiler de aynı ahlakı yaşamaktadırlar. Sonraki günlerde kendileriyle aynı duruma düşen birini gördüklerinde onlar da o kişilerle alay edeceklerdir. Yani tüm bu kişilerin arasında sanki “sessiz” bir cahiliye anlaşması vardır. Bu yüzden kendileriyle alay edildiğinde onlar da kendilerine gülünenden daha fazla gülerek bu durumu bastırmaya çalışırlar. Canları yanmış olsa bile bunu hissetirmemeye çalışırlar. Çünkü taciz olduklarının anlaşılması, kendilerince küçük düşmeleri anlamına gelmektedir.

Bunun dışında bazı kişiler de yolda fiziksel yönden eksikliği olan birini gördüklerinde elleriyle o kişiyi işaret ederek, gülmeye ve kendilerince alay etmeye çalışırlar. Eksikliği olan kişinin bunu görebileceğini ve taciz olabileceğini bildikleri halde böyle çirkin bir tavrı uygulamaktan çekinmezler. İnsanların kıyafetleriyle, saç şekilleriyle, konuşma tarzlarıyla, şiveleriyle, üsluplarıyla, meslekleriyle ve hatta yaşam şekilleri ile alay etmeyi bir eğlence şekli olarak değerlendirirler. Bunu da daha önce belirttiğimiz gibi yalnızca kendi gururlarını tatmin etmek, başkalarının takdir edilmesini önlemek ve diğer insanları kendilerince küçük düşürmek kastıyla  yaparlar.

GÜNLÜK HAYATTA CAHİLİYE ZULMÜ:

ALAYCILIK

Cahiliye toplumlarında alaycı ahlak ortaokul ve lise çağlarından başlayarak gençler arasında yaygınlaşır. Örneğin bir okula başka şehirden belki daha varlıklı veya güzel görünümlü bir öğrenci gelir. Diğer öğrencilerin büyük bölümü onu cahiliye insanlarına mahsus bir ahlak gereği olarak kıskanırlar, ancak bunu örtmek için onunla çeşitli yollarla alay ederler. Sürekli olarak onun eksikliklerini bulmaya çalışırlar, hatta öyle ki güzel yönlerini dahi eksiklik olarak değerlendirirler. Düz saçlıysa “süpürge saçlı” olduğunu, uzun boyluysa “sopa” gibi olduğunu söyleyerek, kendi aralarında ona kendisinin hoşuna  gitmeyecek isimler takarlar. Böylece o kişi hakkında alaycı bir üslup kullanarak, herkesi bu yönde etkilemeye, herkesin o kişiyi küçük görmesini sağlamaya çalışırlar.
Aynı şekilde sınıfta kendilerinden daha çalışkan, daha başarılı bir öğrenci olduğunda da bunu çekemezler. Onu küçük düşürmek için, başarısını yerecek tarzda lakaplar takarak onunla alay ederler.

Sınıftaki diğer öğrencilerle de alay etmek için her fırsatı değerlendirirler. Özellikle maddi konuları alay etmek için uygun bulurlar. Geçen seneki formasını ya da ayakkabısını giyen birini küçümsemek ve alaycı bir şekilde arkasından konuşmak sık yapılan bir harekettir. Öğrencilerin oturdukları semtler, evleri ve evlerindeki eşyalar da alay malzemesidir. Kişilerin babalarının mesleği, annelerinin çalıştığı yer, alışılmadık, değişik bir isme sahip olmaları veya kişinin isminin tanınmış biri ile aynı olması gibi pek çok konu, alay edilecek şeyler olarak görülebilir. Bazı öğrenciler özellikle öğretmenleri ile alay ederler. Öğretmen tecrübesiz yeni bir öğretmen ise üslubu ile ya da tecrübesiz tavırları ile alay ederler. Öğretmen yaşlı ise bazı hareketleri ağır yapıyorsa ya da gözleri iyi görmüyorsa bununla da alay edilir. Öğretmenlerinin kıyafetleri de alay konusudur. Mesela öğretmen sık sık aynı kıyafeti giyiyorsa, kıyafeti ütüsüz ise bunu birbirlerine söyleyerek alay ederler.

Bu durum işyerleri için de geçerlidir. Oradaki alaycılık ise kişilerin sahip oldukları mevkilere göre değişmektedir. İnsanlarda genelde mevki olarak kendi altlarında bulunan kişilere karşı daha yoğun bir alaycılık gözlemlenir. Bunu yapan kişiler böylelikle kendi enaniyetlerini tatmin etmeye çalışırlar. Kendilerinden üstte olan kişilere kibir yapamayacakları için kendilerine bağlı olan ya da daha alt mertebede gözüken kişileri ezmeye çalışırlar, bunu da onlarla alay ederek yaparlar. Örneğin, çoğunlukla şirketlerde müdürler sekreterlerine karşı alaycıdırlar, onların yaptıkları işlerle, hazırladıkları şeylerle alay ederler. Buradaki alaycılık lisedekinden farklıdır. Açıkça isim takarak değil de gizliden gizliye yapılır. Verilen tepkilerde, küçümseyen tavırlarda, alaycı bakışlarda bu durumu görmek mümkün olur. Karşıdakinin yüzüne bakmadan konuşmak, cevap vermemek, duymamış gibi yapmak, karşı tarafın ilk defa karşılaştığı durumlarda veya yaptığı acemiliklerde gülmek, etrafa alaycı bakışlarla bakmak bunlar arasında sayılabilir.

Alaycılığın farklı bir şekli de iş yerlerinde yarış halinde olan kişiler arasında görülür. Örneğin birbirleriyle rekabet halinde olan iki sekreter, birbirlerinin kusurlarını, eksik yaptıkları işleri bütün iş yerine duyurmaya çalışırlar. Veya birbirlerinin fiziksel kusurlarıyla, kıyafet seçimleriyle, yürüyüşleriyle veya herhangi bir özellikleriyle alay ederek, birbirlerini diğer insanların gözünde küçük düşürmek isterler. Eğer bu iki kişiden biri daha mazlum bir insansa, diğeri onu ezmek kastıyla her an iğneleyici sözlerle, küçük düşürücü bakışlar ve konuşmalarla ona sıkıntı vermeye çalışır. Genellikle diğerlerine göre tevazulu, mülayim insanlar çalışma ortamlarında hep ezilen kesimi oluştururlar. İnsanlar Kuran ahlakından uzak yapılarıyla bu tarz kişilere yüklenir, ama kendilerinden üstün gördükleri, baş edemeyeceklerini düşündükleri kişilere yanaşmazlar. Hatta o kişilere karşı sürekli “sempatik” görünmeye çalışırlar.

Cahiliye toplumunun günlük yaşamına da alay hakimdir. Kuran ahlakının yaşanmadığı böyle ortamlarda alaycılık toplumun hemen her alanında yaygın şekilde görülür. Özellikle de fakirlerle alay edilir. Onların kıyafetleri, konuşma tarzları ve üslupları, renk seçimleri, yaşam biçimleri alay konusu olan malzemelerdir. Okullarda, iş yerlerinde, zenginlerle fakirlerin yan yana geldiği toplu ortamlarda bu sık sık karşılaşılan bir durumdur. Ama bunun yanı sıra fakirlerin zenginlerle alay etmesi de sıkça görülür. Her iki kesim de cahiliye ahlakını yaşadıkları için hiçbiri bu ahlakın çirkinliğini kabul etmek istemezler. Üstelik onları, bu çirkin tavırlardan uzak tutacak bir sınır da yoktur. Allah korkusuna sahip olmadıkları için, yaptıkları alaycılığın karşılığını ahirette göreceklerini göz ardı ederler. Hesap gününü düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.

Bu din ahlakından uzak yapı içinde, artık sınır tanımaz bir azgınlık gösterirler. Zengin birinin üzerindeki kıyafetleri kıskanarak ona çeşitli çirkin isimler takarlar, örneğin “palyaço gibi” olduğunu söyleyerek alay ederler. Sanki üzerindekiler çok kötüymüş, rüküş olmuş gibi bir izlenim oluşturmaya çalışırlar. Bu, aslında o kişiyi kıskandıkları için yaptıkları bir eylemdir. Bu ahlaktaki kişiler, kendilerinde olmayan herşeyi kıskanır ve bunlara sahip olan insanlarla alay ederek, onlardan intikam aldıklarını düşünürler.

Kuran ahlakını yaşamayan insanlar birbirlerinin ufak tefek fiziksel kusurları ile de alay ederler. Örneğin bir kişinin ellerinin, ayaklarının küçük ya da büyük olması, saçlarının olmaması ile alay ederler. Boyu kısa ya da uzun olan bir kişiye lakap takarak sürekli yüzüne vururlar. Kişinin şişman ya da zayıf olması ile alay ederler. Gözleri bozuk olan, şaşı olan, gözlük takan bir kişi ile lakap takarak alay ederler. Kulakları ağır işiten bir kişiyle de çeşitli şekillerde alay ederek taciz ederler. Kadınlar özellikle kendi aralarında arkadaşlarının saçlarının kesimi ve rengi ile alay ederler. Kısacası cahiliye ahlakını yaşayan bu insanlar arasında hemen herşey alay konusu olabilir. Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Daha birbirileriyle ilk karşılaştıkları anda dahi alaycı tavırlarına başlarlar. Örneğin, o gün şık giyinmiş birine “Nereye böyle? Düğüne mi gidiyorsun?” diye sorarak rahatının kaçmasını, kıyafetinin abartılı olduğunu düşünmesini sağlar. Veya biri nezaketen “nasılsın” diyerek hatırını sorduğunda, diğeri “Sen benim nasıl olduğumu merak eder miydin?” şeklinde alaycı imalarda bulunur. Sık sık iğneleyici bakışlar ve sözler kullanır. Bunların son derece çirkin tavırlar olduğunu görmek istemezler. Aynı şey kendilerine yapıldığında canları yanar ama yine de vazgeçmeyi düşünmezler. Çünkü bu tavır, artık onların cahiliye toplumunun bir gereği olarak doğal karşıladıkları bir yapı olmuştur. Arkadaş toplantıları ve sohbetlerde de bu tarz alaycılığa çok sık rastlanır. Sürekli olarak arkadaşlarının, yakınlarının gıyaplarında alaycı espri ve konuşmalar yaparlar.

Özellikle beceriksizlik ya da sakarlık yapan biriyle alay etmek önemli bir eğlencedir cahiliye insanları için. Doğum günlerinde ya da önemli günlerde aldıkları hediyeleri beğenmeyip, başka arkadaşları ile beraber onu alay konusu edinirler; verenin ucuz bir hediye seçtiğini, zevksiz bir seçim yaptığını dile getirirler.
Cahiliye insanlarının alaycılıkları her zaman açıkça olmayabilir. Aralarında uyguladıkları en yaygın kötü ahlak özelliklerinden biri de iğneleyici sözler ve kötü bakışlarla imalı bir şekilde alay etmektir. Özellikle kendilerinden makam, mevki, özellik ya da yetki bakımından üstün biriyle direkt alay edemeyecekleri için kendi aralarında bakışarak, gözleriyle anlaşarak alay ederler. Böylece gizlice alay ederek kendilerinin o kişiden üstün olduklarını, o kişiyi aşağıladıklarını düşünürler. Örneğin bir şirket ortamında yönetici sınıfına sahip birisi bir hata yaptığında, mesela dili sürçtüğünde, ortamda bulunan kişiler kendilerinden üst düzeyde olan bu kişiyle açıkça alay edemezler. Bunu yapamadıkları için de bu imalı alay yöntemini kullanırlar. Birbirlerine anlamlı bir şekilde bakarlar, gözlerinin içinde alaycı bir gülüş vardır. Dışarıdan bakan dikkatli bir kişi bunu elbette hemen fark eder, fakat açıkça yapmadıkları için ispatlamak pek mümkün olmaz.

Din ahlakından uzak toplumlarda, tüm bu sıkıntı verici davranışlar nedeniyle bireyler son derece huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda kalırlar. Herkes birbiriyle alay edecek bir yön bulur, ama kendisiyle alay edilmesinden de ciddi anlamda rahatsız olur. Buna rağmen içinde bulundukları ortamı değiştirmek için bir çaba harcamazlar. Çünkü alaycılığın kötü bir davranış olduğunu, Allah’ın emrettiği ahlaka uygun olmadığını dile getirirlerse, kendileri de başkalarıyla alay edemeyeceklerdir. Bu ise, nefislerinin kesinlikle istemediği bir durumdur. Bu yüzden karşılaştıkları alaycı tavırları, sanki hayatın bir gereğiymiş gibi kabullenirler. Bundan dolayı da birbirlerinin kötü davranışlarını yadırgamazlar. Allah Kuran’da, “Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!” (Maide Suresi, 79) ayetiyle bu tip kişilerin yanlış tutumlarını haber vermiştir.

Sonuç olarak Kuran ahlakının yaşanmadığı bir yerde, her çeşit alaycı tavır, küçük düşürücü konuşma, rahatsız edici bakış ve gülüş görülebilir. Bunun meydana getirdiği sıkıntılı ve huzursuz ortamdan  kurtulmanın tek yolu ise Kuran’ın emrettiği güzel ahlakı benimsemek, onu yaşamak ve yaşatmaktır.

KURAN’DA, ALAYCILIK YASAKLANIR

Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi ‘olmadık-kötü lakablarla’ çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11)

Allah yukarıdaki ayetiyle, insanların yaşamlarının her anında alaycılığı yasaklamıştır. Ayette yasaklanan konuların her birinin, cahiliye toplumlarında yaşanan ahlaksızlıklar olduğunu önceki bölümlerde anlatmıştık. Ancak burada alaycılık konusunu Kuran’a uygun bir bakış açısıyla, daha detaylı olarak ele almakta fayda vardır.

Ayette dikkat çekilen, toplumların birbirleriyle alay etmesi, kendi medeniyetlerini üstün görmesi, diğer insanları küçümsemesi dinsizliğin birer sonucudur. Oysa Allah Katında üstünlük ölçüsü insanların sahip oldukları Allah korkusu ve takvadır. Yoksa maddi güç, fiziksel özellikler, ileri bir teknoloji veya herhangi başka bir dünyevi kıstas insanları birbirlerinden üstün kılmaz. İnsanların farklı özelliklere sahip olması, kadın veya erkek olması, değişik ırklara mensup olması, beyaz tenli veya siyah tenli olması birer üstünlük alameti değildir:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Allah, Hucurat Suresi’nin yukarıdaki 11. ayetinde kadınların da birbirleriyle alay etmesini yasaklamıştır. Özellikle kadınların birbirlerine karşı alaycı sözler sarf etmeleri, iğneleyici konuşmalar yapmaları cahiliye toplumlarında daha sık rastlanan davranışlardandır. Hatta bu davranışlar öyle “alışılmış” olaylardır ki, iki kadın arasında geçen bu tarz bir diyalog çok makul karşılanır. Bir kadın başka bir kadının fiziksel yöndeki eksikliklerini mümkün olduğunca sık dile getirir. Hatta açık bir eksikliği yoksa da herhangi bir özelliğini bir kusurmuş gibi göstermeye çalışır. İçinde duyduğu kıskançlık sebebiyle her türlü iftiraya, alaycı tavra başvurabilir.

Oysa Kuran’da insanların birbirlerine sıkıntı verici, taciz edici davranışlar göstermeleri çirkin bir ahlak olarak tanımlanmıştır. Allah bir başka ayetinde insanların birbirlerini çekiştiren, gizli yönlerini araştıran tavırlarının çirkinliğini şöyle bir örnekle haber vermiştir:

Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)

Allah bir diğer ayetinde yine insanlar arasındaki alaycı tavırlara dikkat çekerek, gerek sözle gerekse bakışla yapılan alaycılığın üzerinde durmuştur:

Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline; (Hümeze Suresi, 1)

Kuşkusuz bu ayetteki kesin ifadeden, böyle bir davranış göstermekten çekinmek gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. İnsanların, gerek bakışlarla ve mimiklerle, gerekse sözlerle uyguladıkları alaycı tavırlar elbette karşılıksız kalmayacaktır. Allah Kuran ahlakını yaşamayan, hesap gününü düşünmeden çirkin davranışlarda bulunan bu kişileri yukarıdaki ayetiyle uyarmaktadır.

Şunu da belirtmek gerekir ki, alaycılık yalnızca cahiliye toplumu insanlarına özgü bir ahlaksızlıktır. Müminler arasında böyle çirkin tavırlara kesinlikle izin verilmez. Müminler güzellik, zeka, zenginlik, yetenek gibi her türlü özelliği, insanlara Allah’ın verdiğini bilirler. Birbirlerinde gördükleri güzel özellikleri de büyük bir hoşnutlukla karşılarlar. Nefislerine değil, Allah’ın rızasına uydukları için, cahiliye toplumu insanlarının içlerinde yaşadıkları kibir, haset gibi duyguları yaşamazlar. Bu yüzden birbirlerine karşı her zaman hoşgörülü, hüsn-ü zanlı, olumlu, mütevazi bir yaklaşım içinde olurlar. Aynı şekilde birbirlerinde gördükleri eksiklikleri de Allah’ın bir deneme olarak verdiğini bilirler. Bu yüzden bu eksiklikleri ortaya çıkarmaz, aksine bunları telafi edecek yönde güzel davranışlar gösterirler. Alaycılığı çağrıştıracak en küçük bir tavırdan, bakıştan, sözden dahi şiddetle sakınırlar. Müminlerin alaycılığa bakış açısını aşağıdaki ayette haber verilen, Hz. Musa (as)’ın sözleri açıkça yansıtır:

Hani Musa kavmine: “Allah, muhakkak sizin bir sığır kesmenizi emrediyor” demişti. “Bizi alaya mı alıyorsun?” dediler. (Musa) “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. (Bakara Suresi, 67)

Görüldüğü gibi müminler alaycılığa benzer bir hareket yapmaktan derhal Allah’a sığınırlar. Böyle bir davranış göstermenin cahilce bir tutum olduğunu bilirler. Herşeyden önemlisi bunun Allah’ın hoşuna gitmeyecek bir tavır olduğunu bilmeleri, bundan sakınmaları için en büyük nedendir.

Advertisements

İnkarcılar dine karşı da alaycı yaklaşırlar

İnsanların yeryüzünde bulunuş amaçları, Allah’a kulluk etmek, Allah’ın beğeneceği ahlakı yaşamak, Kuran’la kendilerine gösterdiği doğru yola uymaktır. Allah Kuran’da, “… insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) şeklinde bildirmiştir. Ancak önceki bölümlerde de üzerinde durduğumuz gibi, insanların birçoğu içlerindeki “büyüklenme tutkusu” nedeniyle, Allah’a teslim olmaz ve ibadet etmekten kaçınırlar. Fakat bu insanlar, aslında Allah’ın kendilerinden neler istediğini de çok iyi bilirler. Allah Kuran’da kendilerine hatırlatılan doğruları vicdanen anlayan, ama içlerindeki kibir sebebiyle hak olanı uygulamayan insanlardan şöyle söz etmiştir:

Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: “Bu, apaçık olan bir büyüdür.” Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 13-14)

Vicdanen sıkıntı duydukları için, Allah’ın ve hak dinin varlığını bilmek, duymak, görmek bu insanlarda şiddetli bir iç huzursuzluğu meydana getirir. İsterler ki Allah’ın adı hiç anılmasın, kimse dine itibar etmesin, herkes kendileri gibi olsun. Çünkü ancak o zaman rahat edebileceklerini zannederler. Aksi takdirde ise Allah’ın varlığına ya da din ahlakına ait herşey onlara kendi ahlak bozukluklarını ve kötü tavırlarını hatırlatacaktır.

Ayrıca, Allah’ın sonsuz kudret ve güç sahibi olması ve canlı, cansız tüm varlıkların Allah’a boyun eğmesi de, içlerinde “asla erişemeyecekleri bir büyüklük isteği” barındıran bu insanlara çok ağır gelir. Çünkü bunları gördüklerinde kendilerinin Allah’a karşı ne kadar aciz olduklarına şahit olurlar. Bu nedenle Allah’ın hatırlatılmasına, O’nun büyüklüğünün takdir edilmesine dayanamazlar. Onlar bu apaçık gerçeği hiçbir dayanakları olmadan reddederek, yaratılış delillerini inkar ederek veya açıkça Allah’ın gücünün göstergesi olan bu mucizeleri görmezlikten gelerek rahatlayabileceklerini zannederler. İşte böylesine büyük bir yanılgı içinde olan bu kişilerin vicdani rahatsızlıktan kurtulmak için başvurdukları yollardan biri de dine karşı alaycı bir tutum sergilemeleridir. Bu kişilerin yaratılış delilleri karşısındaki tutumları bir ayette şöyle anlatılır:

Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar. Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar. Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar. (Saffat Suresi, 12-14)

Ayette haber verildiği gibi, bu insanlar karşılarındaki mucizevi gerçekler karşısında alaycı bir tutum sergilerler. Bu, öylesine büyük bir akılsızlıktır ki, çok açık olan deliller dahi bu insanların iman etmelerine vesile olmaz. Onlar Allah’ı ve Kuran’ı inkar ederek, kendi düşük akıllarınca, şahsiyet ve üstünlük elde edeceklerini, çevrelerindeki insanların gözünde büyüyeceklerini düşünürler. Oysa çevrelerindeki insanlar da Allah’a son derece muhtaç, ahirette hesaba çekilecek aciz varlıklardır. Onların gözünde büyüyüp büyümemeleri hiçbir şey ifade etmez. Üstelik böylesine kibirlenmelerine sebep olan şeyler yine Allah’ın kendilerine verdiği özelliklerdir. Sahip oldukları herşeyi Allah’a borçludurlar. Fakat bunun karşılığında onlar şükretmek yerine alaycılığı tercih ederler.
Bu bölümde inkarcıların Allah’ın dinine olan yaklaşımlarını, Kuran’da bize bildirilen örneklerle açıklayacağız. Ve bu insanların alaycı yaklaşımlarıyla aslında kendilerini ne kadar büyük bir zarara soktuklarını, bu tutumları sebebiyle ahirette karşılaşacakları sonu hatırlatacağız.

ALLAH’IN AYETLERİNİ KAVRAYAMAMALARI

Bir sure indirildiğinde onlardan bazısı: “Bu, hanginizin imanını arttırdı?” der. Ancak iman edenlere gelince; onların imanını arttırmıştır ve onlar müjdeleşmektedirler. (Tevbe Suresi, 124)

Yukarıdaki ayette haber verildiği gibi, Allah’ın ayetlerini ancak samimi kalple iman eden kişiler kavrayabilirler. Ayetlerdeki hikmeti ancak onlar görebilirler. İnkarcılar ise, Allah’ın ayetlerini kavramaktan acizdirler. Hatta “bu hanginizin imanını artırdı?” diye sorarak kendilerince alay etmek isterler. Ancak iman edenler için bir müjde olan Allah’ın bu nimetinden de mahrum kalmış olurlar. İnkarcıların bu anlayışsızlığına ve ayetlere olan çarpık yaklaşımlarına bir başka Kuran ayetinde şöyle dikkat çekilmiştir:

Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da, (herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler, kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu  bilirler; inkar edenler ise, “Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?” derler. (Oysa Allah,) Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz. (Bakara Suresi, 26)

Yukarıdaki ayette haber verildiği gibi, Allah’ın bir ayetinde “sivrisinek”ten bahsetmesinin hikmetini inkarcılar anlamamışlardır. İçine düştükleri kavrayış eksikliği sebebiyle “Allah bu örnekle neyi amaçlamış?” diyerek, kendilerince alaycı bir tutum göstermişlerdir. Ancak bugün bilim, insanların “sivrisinek” diyerek küçümsedikleri canlıların aslında pek çok mucizevi özelliklere sahip olduklarını ortaya çıkarmıştır. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Sivrisinek Mucizesi) Allah bu canlıdaki olağanüstü özellikleri bundan 1400 yıl önce haber vermiştir ve o dönemin inkarcıları bu bilgilerden yoksun oldukları için sarf ettikleri alaycı sözlerle küçük duruma düşmüşlerdir.

İnkar edenlerin Allah’a ve O’nun dinine karşı kibirli yaklaşımları özellikle de Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğunda ve kendilerine ayetlerle öğüt verildiğinde ortaya çıkar. Allah’ın gönderdiği elçiler ve salih Müslümanlar kavimlerine, yaşadıkları batıl sistemin yanlışlığını tebliğ ederler. Tek doğru yolun Allah’ın indirdiği din olduğunu anlatırlarken, onlara Allah’ın ayetlerinden okur ve ayetlerin hikmetlerini açıklarlar. Ayetlerdeki anlam öylesine mükemmeldir ki, inkarcılar bu sözlerdeki olağanüstü yönü fark ederler. Fakat bu üstünlüğü sezmelerine rağmen kibirleri nedeniyle anlatılan gerçekleri inkar eder ve kendilerine yapılan çağrıyı reddederler. Dahası bununla da kalmaz, azgınlıkları nedeniyle Allah’ın ayetlerini alay konusu yaparlar. Kuran’da onların bu kibirli tavırları ve alaycı yaklaşımları şöyle anlatılır:

Kendisine Allah’ın ayetleri okunurken işitir, sonra (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azapla müjdele. Ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, alay konusu edinir. İşte onlar için aşağılatıcı bir azap vardır. (Casiye Suresi, 8-9)


Allah inkarcıların bu alaycı tavırlarını pek çok ayetiyle haber vermiştir. Ve müminlere bu tarz konuşmalarla karşılaştıklarında nasıl bir tutum izlemeleri gerektiğini de şöyle bildirmiştir:

Ayetlerimiz konusunda ‘alaylı tartışmalara dalanlar:’ -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir… (Enam Suresi, 68)

İBADETLERE ALAYCI YAKLAŞMALARI

Allah’ın emrettiği ibadetlerle, bu ibadetlerin hikmetleriyle ve özellikle de namaz ve oruçla alay etmek inkarcılar arasında çok yaygındır. Allah bir ayetinde inkarcıların sergiledikleri bu akılsızca davranışları şöyle haber vermiştir:

Onlar, siz birbirinizi namaza çağırdığınızda onu alay ve oyun (konusu) edinirler. Bu, gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır. (Maide Suresi, 58)

İnkarcıların ibadetler konusundaki alaycı tavırlarına günlük hayatta da çok sık rastlamak mümkündür. Örneğin böyle bir kişiye 5 vakit namaz kılması, oruç tutması gerektiği hatırlatıldığında hemen alaycı bir havaya bürünür. Konuşma üslubuna, seçtiği kelimelere, mimik ve hareketlerine, yüz ifadesine tamamen alaycı bir hava hakim olur. Tüm bunlar bu tarz bir gülümsemeyle de birleşince çok çirkin bir görünüm ortaya çıkar.

Bu alaycı tavırlarının asıl nedeni, diğer insanların bilinçaltlarındaki dine ve dini değerlere karşı var olan saygıyı azaltmak istemeleridir. Böylelikle müminlerin insanlara yaptıkları tebliği de kendi akıllarınca engelleyebilmeyi amaçlarlar. Özellikle din ahlakını yaşayan genç bir insan gördüklerinde alaycılıkları iyice belirginleşir. Onu görünce daha fazla suçluluk hissettikleri için, bu suçluluk duygusunu onunla alay ederek bastırmaya çalışırlar. Böylece onu doğru yoldan yıldırarak vazgeçirmek isterler.

“Gençliğini yaşa, ilerde dini ibadetlerini yerine getirirsin”“bu yaşta dünyadan elini eteğini çekmişsin” türünde imalı ve alay kasıtlı sözler söyleyerek, kendilerince karşılarındaki kişiyi küçük düşürmek isterler. “Orucunu boz, ben senin günahını yüklenirim” ya da “Namaz kılmana ne gerek var, daha çok gençsin yaşlanınca kılarsın” tarzında saçma vaatlerde bulunarak onu doğru yoldan saptırmaya çalışırlar. Oysa insan ahirette ibadetlerini yerine getirip getirmediği konusunda sorgulanacaktır. Örneğin 5 vakit namaz büyük bir titizlikle, hiç aksatmadan, tam vaktinde, büyük bir şevk ve huşu ile yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Peygamberimiz (sav) de pek çok hadis-i şerifinde 5 vakit namazın önemine dikkat çekmiştir. Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edilen bir kudsi hadisinde Resulullah (sav) şöyle buyurur:

“Beş vakit namazlar, gelecek haftaya kadar cüm’a, gelecek seneye kadar ramazan, büyük günahlardan sakınılırsa, aralarındaki hatalar için kefarettirler.” (Müslim), (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, çeviren: Mehmet Emre, Bedir yayınevi, s. 698)

Din ahlakının gereği olan ibadetleri alaya almaya çalışan kişiler her ne yaparlarsa yapsınlar müminlere zarar vermeleri, onları küçük düşürmeleri mümkün değildir. Zira müminler inkarcıların Kuran’da yazılı olan bu tavırlarıyla karşılaştıklarında daha da şevklenirler ve ibadetlerine daha büyük bir coşkuyla devam ederler.

İnkarcılar alay ederek kendilerince müminlere zarar vermek isterler, ancak bu çabalarında başarısız olurlar; hatta bilmeden onların ahiretteki derecelerini yükseltmiş olurlar. Yani bir manada müminlere hizmet ettikleri söylenebilir. Ancak bu gerçeği kavrayamadıkları için, yukarıdaki ayette dikkat çekilen “akletme eksiklikleri”ni bir kez daha sergilemiş olurlar.

YENİDEN DİRİLİŞİ İNKAR ETMELERİ

İnkar eden bu insanların alay konusu edindikleri diğer bir konu ise “diriliş”tir. Ölümden sonra insanların yeniden dirileceği gerçeğini şiddetle ve büyük bir akılsızlıkla reddederler. Çünkü bunu kabul ederlerse din ahlakını yaşamaları gerektiği gerçeği ile karşılaşacaklardır. Ayrıca insanlar ölümlerinin ardından diriltileceklerine göre, bunun bir sonucu olarak dünyada yaptıklarından hesap da vereceklerdir. Ve o gün sadece dünyada Allah’ın Kuran’da emrettiği gibi yaşayanlar kurtuluş bulacaklardır. Hesap gününün ardından elbette ki Allah’ın sonsuz adaleti tecelli edecek, suçlular cezalandırılacak, güzel tavır gösteren, Allah’a itaatli olanlar ise ödüllendirileceklerdir. Bu, son derece açık bir gerçektir. Ve böylece din günü, inkarcıların büyük bir yanılgı içinde oldukları ortaya çıkacaktır. Ancak inkarcılar dünyada yaptıkları davranışlardan sorumlu olduklarını kabul etmek istemeyerek Allah’ı ve hesap gününü unuturlar. Bunun sonucu olarak öncelikle ölümün çok yakın olduğunu akıllarından çıkarmaya çalışırlar. Hatta bu konuda alaycı konuşmalar, espriler yaparak kendi akıllarınca konunun ciddiyetini hafifletmek için uğraşırlar. Çevrelerindeki insanlara ölümün çok uzak, bunu düşünmenin ise gereksiz olduğu yönünde mesajlar verirler. Ancak ne kadar unutmak isteseler de ölüm kesin bir gerçektir. Ayette şöyle buyrulur:

De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Suresi, 8)

Bu yüzden yeniden diriltilecekleri ve hesap verecekleri gerçeğini reddetmeyi tercih ederler. Kuşkusuz onların akılsızca hesap gününü reddetmeleri, onları o günle karşılaşmaktan uzaklaştırmaz ama yine de bu konuyu anlamazlıktan gelerek kurtulabileceklerini zannederler. Hatta daha da ileri giderek bu konuyla alay ederler. Böylece yeniden dirilişe inanmadıklarını ve bu konuyu hafife aldıklarını çevrelerine kanıtlamak isterler. Kuran’da onların bu tür alaycı tavırlarından örnekler verilmiştir:

O kimse ki, anne ve babasına: “Öf size, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni (diriltilip) çıkarılacağımla mı tehdit ediyorsunuz?” dedi. O ikisi (anne ve babası) ise Allah’a yakararak: “Yazıklar sana, iman et, şüphesiz Allah’ın va’di haktır.” (derler; fakat) O: “Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir” der. (Ahkaf Suresi, 17)

Kendi saçma akıllarını beğenen ve bundan çok emin olan inkarcıların diriliş hakkındaki bu pervasız sorularına ve çarpık mantıklarına karşılık en güzel örnek Kuran’da şöyle haber verilmiştir:

İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: “Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?” De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” (Yasin Suresi, 77-79)

İnsanı ve yeryüzündeki canlı cansız tüm varlıkları yaratan Allah’tır. İnsan Allah’ın indirdiği din ahlakını yaşamakla yükümlüdür ve inkar ediyor olması onu bu sorumluluktan kurtarmaz. Bu durumda “din günü” geldiğinde yaptıklarının cezasını mutlaka alacaktır. Şunu da eklemek gerekir ki Allah ile ve O’nun diniyle alay etmek çok büyük bir suçtur. Ve hiç şüphesiz bunun karşılığı çok şiddetli olacaktır. Bu insanlar Kuran’da şöyle tehdit edilmektedirler:

Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kuran’la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah’tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azap vardır. (En’am Suresi, 70)

Karşılaşacakları bu azabı göz ardı eden insanlar her dönemde olduğu gibi içinde bulunduğumuz dönemde de vardır. Bu kişiler her fırsatta dini değerlerle ve kutsal kavramlarla alay etmekten çekinmezler. Yaptıkları esprilerin, güldükleri fıkraların dini içerikli olmasının dışında karikatürlerde bile dini değerlerle kendi akıllarınca alay ederler. Gerek içinde yaşadığımız dönemde, gerekse tarih boyunca inkarcıların bu çirkin davranışlarının amacı hep aynı olmuştur. Alaycı yaklaşımlarıyla hem iman edenleri sıkıntıya sokmak isterler, hem de insanların bilinçaltlarını dini değerler konusunda olumsuz yönde etkilemeye çalışırlar. Ancak unutmamak gerekir ki, Müslümanlar için inkarcıların bu davranışlarıyla karşılaşmak büyük bir şereftir. Çünkü Allah Kuran’da, salih Müslümanların bu tip davranışlara maruz kalabileceklerini ve bunların karşılığının kendilerine en güzeliyle verileceğini vaat etmiştir. Ayrıca Allah bu alaycı insanların konumlarını Kuran’da bildirmiş ve müminlerin onlardan uzak durmalarını emretmiştir:

Ey iman edenler, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi, alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kafirleri dostlar (veliler) edinmeyin. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 57)


İnkarcılar, öncelikle peygamberleri hedef alırlar

Tarih boyunca her dönemde inkar eden insanlar var olmuş ve bu kişiler Allah’ın dinine ve müminlere karşı mücadele etmişlerdir. Bu, Allah’ın değişmez bir kanunudur. İnkarcıların inananlara karşı kullandıkları mücadele yöntemleri bellidir ve bunların başlıcalarından biri de alaycılıktır. Üstelik alaycılık yaparken kullandıkları taktikler ve söyledikleri sözler dahi hep aynıdır. Bu gerçek Kuran’da şöyle ifade edilmektedir:

Firavun (kavmi), ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı da hep) o hata ile (tarih sahnesine) geldiler. Böylece Rablerinin elçisine isyan ettiler… (Hakka Suresi, 9-10)

Ayetlerde dikkat çekildiği gibi asırlar boyunca inkar edenler hep aynı isyankar tavrı göstermişlerdir. Firavun, Ebu Leheb, Firavun’un kavmi, Nuh Peygamber (as)’ın kavmi, Ad kavmi, Semud kavmi, Lut kavmi ve diğerleri Kuran’da hep peygamberlere karşı kullandıkları azgın, alaycı üslupla anılan ve sonunda gösterdikleri bu çirkin cesaretten dolayı helak olmuş bulunan kavimlerdendir. Bu insanlar, yalnızca peygamberleri değil dine ait herşeyi, ibadetleri, namazı, dinin hükümlerini akılsızca alaya almışlardır. Ama elbette Kuran’da haber verildiği gibi, sonunda hüsrana uğrayan, helak edilen de kendileri olmuştur.

Geçmiş kavimlerin elçilerine karşı olan bu yaklaşımları, Kuran’da sık sık ifade edilen bir gerçektir:

Yazıklar olsun kullara; ki onlara bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi. (Yasin Suresi, 30)

Onlara herhangi bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi. (Hicr Suresi, 11)

Görüldüğü gibi peygamberlere karşı bu şekilde pervasızca ve saygıya uygun olmayan tavırlar sergilemek inkar edenlerin çok belirgin bir vasfıdır. Her dönemde de bunu uyguladıkları anlaşılmaktadır. Tüm bu kavimlerin büyüklenmelerinin ve sonucunda alaycılığa yönelmelerinin sebebi ise şeytandır. Şeytan yeryüzünde Kuran ahlakının yaşanmasını istemediği için insanları ahlaksızlığa, din ahlakına aykırı tutumlara teşvik eder. Alaycılık da bu çirkin davranışlardan biridir. Buna karşın peygamberler ise hak dini yaşayan ve tebliğ eden insanlardır. İnsanları şeytana ve onun hileli düzenlerine karşı uyaran ve onlara şeytanın inkarcı sistemine uymamayı öğreten kişilerdir. Bu nedenle de şeytan inkarcıları öncelikle peygamberlere karşı cephe almaya yöneltir. İnsanları, peygamberlere karşı isyana ve alaycı davranışlara teşvik eder. İşte kavimlerin içinde peygamberlere karşı mücadele eden, onlarla alay eden insanlar da şeytanın yoluna uyan kişilerdir.

Ama unutmamak gerekir ki, şeytanın bu çabaları hiçbir sonuç vermez. Aksine inkarcıların bu tür alaycı davranışlarda bulunmaları, incitici sözler söylemeleri elçilerin ahiretteki derecesini artırır, Allah’ın rızasını ve nimetlerini kazanmalarına vesile olur. Bu mübarek insanlar, kendilerine yapılan çirkin tavırlara sabrettikleri için Allah’tan güzel bir karşılık umarlar. Nitekim haklının haksızdan ayrılacağı “din günü” geldiğinde her iki taraf da karşılığını alacaktır. Elçiler ve beraberlerindeki müminler ahirette ödüllendirilirken, dünyada onlarla alay etmeyi kendilerine karlı bir iş zanneden inkarcılar cezalandırılacaklardır. Bu son için sadece Allah’ın kendileri için belirlediği bir süre vardır ve bu sürenin geçmesi gerekmektedir. Bu, Kuran’da bildirilen bir gerçektir:

İnkar edenlere dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. (Bakara Suresi, 212)

Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, bunun üzerine Ben de o inkara sapanlara bir süre tanıdım, sonra onları (kıskıvrak) yakalayıverdim. İşte nasıldı sonuçlandırma? (Rad Suresi, 32)

 

Ayetlerden anlaşıldığı gibi cahil kimselerin elçilerle alay etmeleri Allah’ın Kuran’da bildirdiği bir kanundur. Tarih boyunca tüm peygamberlerin başına gelen bu olay, onların ancak şevklerini ve mücadele azimlerini artırmıştır. Peygamberler Allah’ın adaletine güvendikleri için alaycı inkarcıların ahirette hak ettikleri karşılığı alacaklarından da emindirler. Dolayısıyla inkarcıların ve onların önderi konumundaki şeytanın, amaçlarına ulaşma gibi bir durumları olamaz. Allah Kuran’da, inkarcıların elçilerle olan bu mücadelelerinin, içinde bulundukları “kavrayış  eksikliği”ni gözler önüne serdiğini şöyle haber vermiştir:

Biz elçileri, müjde vericiler ve uyarıcılar olmak dışında (başka bir amaçla) göndermeyiz. İnkar edenler ise, hakkı batıl ile geçersiz kılmak için mücadele ediyorlar. Onlar benim ayetlerimi ve uyarıldıklarını (azabı) alay konusu edindiler. Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 56-57)

Kuran’da inkarcıların özellikle hangi konularda böyle bir üsluba başvurdukları, nasıl yöntemler kullandıkları da pek çok örnekle bildirilmiştir. İlerleyen sayfalarda, inkar edenlerin Allah’ın elçilerine karşı tarih boyunca gösterdikleri çirkin alaycı tutum ve bunun sonucunda da gördükleri aşağılayıcı karşılık anlatılacaktır.

ALLAH’IN SEÇTİĞİ ELÇİYİ KENDİ AKILLARINCA BEĞENMEMELERİ

Din ahlakından uzak toplumlarda insanların değer yargıları mal, mülk, para, şöhret, makam ve mevki gibi maddi çıkarlar üzerine kuruludur. Bu nedenle söz konusu toplumlara bir elçi gönderildiğinde insanların çoğu bu ölçüler ile değerlendirme yaparlar. Eğer elçide, sayılan maddi özellikleri kendilerince yeterli görmezlerse, onu Allah’ın seçtiğini, kendilerine yol gösterici olarak gönderildiğini kabul etmek istemezler. Bu kişiyi Allah’ın seçmiş olması, onun takva sahibi ve güzel ahlaklı olması onların çarpık mantıkları açısından önemli olmaz. Elçideki güzel yönleri ve üstün ahlakı fark edemedikleri ve kibirli oldukları için onun seçilmiş olması çok ağırlarına gider. Onun kendilerinden üstün olduğunu, onları doğru yola davet ettiğini tasdikleyip, ona teslim olmak yerine isyankar ve alaycı bir tutum sergilemeyi tercih ederler. Allah Kuran’da inkarcıların bu tutumunu şöyle bildirmiştir:

Seni gördükleri zaman, seni yalnızca alay konusu edinmektedirler: “Allah’ın, elçi olarak gönderdiği bu mu?” (Furkan Suresi, 41)

Ayette görüldüğü gibi, bu insanlar elçiyi kendi çarpık sistemlerine göre değerlendirip, beğenmemektedirler. Bu konudaki bir diğer ayet ise şöyledir:

İnkar edenler seni gördüklerinde, seni yalnızca alay-konusu ediyorlar (ve:) “Sizin ilahlarınızı diline dolayan bu mu?” (derler.) Oysa Rahman (olan Allah)ın sözünü (Kitabını) inkar edenler kendileridir. (Enbiya Suresi, 36)


Kuran’da bu konuyla ilgili başka örnekler de verilmiştir. Hz. Musa (as) Firavun’un kavmine elçi olarak gönderildiğinde Firavun ve kavmi, peygamberleriyle alay etme yolunu seçmişlerdir. Bunun sebebi, kendilerinden daha fakir olduğunu düşündükleri Musa Peygamberin (as) elçi olarak seçilmesi ve onları hak dine davet etmesidir. Kendi batıl dinlerinin değiştirilmek istenmesi bu inkarcıların gururlarına ağır gelmiştir. Bundan dolayı, tarihteki tüm inkarcılar gibi peygamberleriyle alay etmeye başlamışlardır:

Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: “Ey kavmim, Mısır’ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?” “Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir.” “Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi?” (Zuhruf Suresi, 51-53)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi Firavun inkarcı karakterin tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Hz. Musa (as)’ı yine kendi cahiliye ölçülerine göre değerlendirmekte, ondaki üstün ahlakı ve Allah’a olan yakınlığını idrak edememektedir. Kendi sahip olduğu mülkleri sayarak kavmini etkilemeye çalışmaktadır. Ve bu şekilde de cahiliyenin sapkın değerlerini ölçü alarak, kendi üstünlüğünü ispatladığını zannetmektedir.

Bu örnekte de gördüğümüz gibi, inkarcı karakterdeki insanların kendi zanlarına göre eğer elçilik ya da bir hüküm yetkisi verilecekse kendileri arasından birine verilmelidir. Bu nedenle de peygamberlere verilenleri kıskanırlar. Hemen alay ve hakaret dolu sözler söylemeye başlarlar. Örneğin “Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır.” (Kamer Suresi, 25) ayetinde olduğu gibi, elçiyi birtakım çirkin tavırlarla itham ederler. Fakat peygamberler çok güzel ahlaklı, Allah’ın emir ve yasaklarına son derece titiz, çok tevazu sahibi ve tüm gücün yalnızca Allah’a ait olduğunu bilen insanlardır. Bu tarz iftiralar da, onlara haset eden cahiliye insanlarının asılsız suçlamalarından başka bir şey değildir.

İnanmayan insanların peygamberlere attıkları iftiralardan biri de “akılsızlık”tır. Bunu da her zamanki alaycılıklarıyla dile getirirler. Kuran’da bu konuda şöyle bir örnek verilmiştir:

Kavminin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki: “Gerçekte biz seni ‘aklî bir yetersizlik’ içinde görüyoruz ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.” (Hud:) “Ey kavmim” dedi. “Bende ‘akıl yetersizliği’ yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir elçiyim” dedi. (Araf Suresi, 66-67)


Hud Peygambere (as) atılan bu iftira hemen her dönemde Allah’ın elçilerine atılan bir iftiradır. İnkarcıların yukarıdaki sözlerindeki alaycılık hemen dikkat çekmektedir. Oysa elçiler üstün akıllarıyla tanınan insanlardır. İnkarcıların bu suçlamalarla hedefledikleri ise, kavimlerini onların aleyhlerinde etkileyebilmektir. Başka bir deyişle, elçiye uyulmasını engelleyerek, kendi çıkarlarını korumaktır. Kuran’da bu iftiranın pek çok peygambere daha atıldığına dair örnekler vardır:

(Firavun) Dedi ki: “Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir.” (Şuara Suresi, 27)

“O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.” (Müminun Suresi, 25)

Bu örnekler de göstermektedir ki, elçilerden ya da müminlerden birine “delilik” ya da “akli yetersizlik” iddiasında bulunulması aslında bunun geçmişte tüm peygamberlere yapılmış bir iftira ve alay malzemesi olması bakımından büyük bir şereftir. İnkarcılar bu iftiralarıyla müminlerin gücünü azaltabileceklerini, onların şevklerini kırabileceklerini, işledikleri hayırlara engel olabileceklerini zannederler. Oysa müminler için kendileriyle alay edilmesinin yorumu ve onlarda oluşturduğu etki bambaşkadır. Cahiliye insanı kendisiyle alay edildiğinde bundan dolayı bir eziklik ve sıkıntı hisseder. Müminler ise tarih boyunca tüm müminlere ve elçilere söylenen sözlerin kendileri için de sarf edilmiş olmasının, kendilerinin doğru yolda olduğunu bir kez daha gösterdiğini düşünür ve bundan dolayı sevinç duyarlar. Ayrıca inkarcıların bu anlayışsızlığı ve ahlaksızlığı, onların gücünü artırır ve din ahlakını tebliğ etme konusunda daha şevkli ve kararlı olmalarına vesile olur.

ELÇİNİN VE MÜMİNLERİN KURAN AHLAKINA UYMALARIYLA ALAY ETMELERİ

Müminler Allah’ın emir ve yasaklarına göre hareket ederken, inkarcılar tam tersine nefislerinin yönlendirdiği şekilde yaşarlar. Nefis ise, güzel ahlaklı olmayı, iffetli, namuslu, dürüst, samimi, adaletli, temiz, hoşgörülü, itidalli, şefkatli, doğru sözlü olmayı istemez. Aksine ahlaksızlığı, yalancılığı ve her türlü kötü ahlak özelliğini yaşamayı insanlara meşru gösterir. Bu nedenle müminlerin iyi ve temiz insanlar olmaları ve böyle kalma konusundaki kararlılıkları inkarcıların pek hoşuna gitmez. Müminlerin güzel ahlaklı tavırlarını görünce kendi ahlaklarının kötü olduğuna bir kez daha şahit olmuş olurlar. Fakat kibirli bir yapıları olduğu için de böyle bir şeyi kabul etmek istemezler. Bu yüzden müminlerin de kendileri gibi doğru yoldan sapmış insanlar olmalarını isterler. Onların Kuran ahlakına uygun tavırlarını gördüklerinde, hakaret ve alay dolu sözler söyleyerek, müminlerin güzel yönlerini küçümsemek isterler. İnkarcıların bu tavrıyla ilgili olarak Kuran’da şöyle bir örnek verilmiştir:

Kavminin cevabı: “Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış” demekten başka olmadı. (Neml Suresi, 56)

Bilindiği gibi Lut Peygamberin (as) gönderildiği kavim cinsel sapkınlıklar yaşayan, azgın bir kavimdi. Hz. Lut (as) kendilerini hakka, doğruya, güzele ve temize defalarca çağırdığı halde bunu reddetmiş ve peygamberlerine isyan etmişlerdi. Hz. Lut (as) doğruları anlatmaya devam ettiğinde ise azgınlıkları iyice artmış, elçiyi ve müminleri yurtlarından sürmeye karar vermişlerdi. Bunu yaparken de onların temizliklerini ve iffetlerini alay konusu edinmişlerdi. Ancak kuşkusuz tüm diğer azgın kavimlere olduğu gibi Allah, bu kavme de yaptıklarının karşılığını vermiş ve onları helak etmiştir. İnkarcıların yaptıkları suçlamalara, alaycı tavırlara karşılık sabreden müminleri ise güzel bir karşılıkla ödüllendireceğini müjdelemiştir. Yani Lut Peygambere (as) ve onunla birlikte suçlanan tüm müminlere, inkarcılardan gördükleri bu tavır büyük bir şeref olarak geri dönmüştür. Kendilerini Müslümanlardan üstün gören bu kişilere, gerçek izzet ve şerefin kime ait olduğunu Allah Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Derler ki, “Andolsun, Medine’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.” Oysa izzet Allah’ın, O’nun Resûlünün ve mü’minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar. (Münafikun Suresi, 8)

Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır. Güzel söz O’na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli bir azap vardır. Onların tasarladıkları ‘boşa çıkıp bozulur’. (Fatır Suresi, 10)


ELÇİNİN YAPTIKLARIYLA ALAY EDERLER

Gerek inkar edenler gerekse münafıklar müminler gibi temiz ve duru bir akla sahip olmadıkları için onların yaptıkları işleri kavrayamazlar. Dünyaya yönelik bazı konuları anlayabildikleri için kendilerini çok akıllı zannederler. Dinle ilgili gerçekleri kavrama konusunda eksik olduklarını kabul etmek istemezler. Din ahlakından uzak insanların “akletmez” kişiler olmasının Allah’ın değişmeyen bir kanunu olduğunu göremezler. İçinde bulundukları aciz durumu fark edemedikleri için de klasik inkarcı ahlakı göstererek kendilerini üstün zanneder ve Allah’ın elçileriyle alay ederler. Kuran’da bunun örneklerine sıkça rastlamak mümkündür. Örneğin Şuayb Peygamber (as) gönderildiği kavmi yaptıkları kötü işlerden menettiği zaman, onların şiddetli tepkisiyle karşılaşmış ve alaylarına maruz kalmıştı. Aslında kendi kavmi de Şuayb Peygamberin (as) güzel ahlaklı bir insan olduğunu çok iyi biliyordu. Fakat Hz. Şuayb (as) onların nefislerine ters gelecek bir şey emrettiği için hemen saldırıya geçmişlerdi. Alay konusu edindikleri şey ise peygamberin Allah’a ibadet etmesiydi:

Dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın.” (Hud Suresi, 87)

Bu konuyla ilgili olarak Kuran’da yer alan diğer bir örnek ise Nuh Peygamber (as) zamanında yaşanmıştır. Allah Hz. Nuh (as)’a kavmine gelecek olan azaptan korunması için bir gemi inşa etmesini emretmiştir. Hz. Nuh (as) gemiyi inşa etmeye başladığında kavminin inkarcıları bu yaptığıyla alay etmeye başlamışlardır:

Nuh’a vahyedildi: “Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır. Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında O’nunla alay ediyordu. O: “Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz” dedi.”Artık, ileride bileceksiniz. Aşağılatıcı azap kime gelecek ve sürekli azap kimin üstüne çökecek.” (Hud Suresi, 36-39)

Sonunda Allah’ın Nuh Peygamber (as)’a vaadi gerçekleşmiş, Nuh kavmi aşağılatıcı bir azapla helak edilmiştir. Bu insanlar dünyadayken Allah’ın gücünü kavrayamamışlardır. Kendi akılsızlıkları sebebiyle Allah’ın azabını uzak görmüş ve dünyada elde ettikleri mal ve güçle bu azaptan kurtulabileceklerini zannetmişlerdir. Bundan dolayı Allah’ın emrini uygulayan müminlerle alay etmişlerdir. Fakat alay ettikleri şey kendilerine geri dönmüş ve inkarcılar yaptıklarının karşılığını daha dünyada iken çok şiddetli bir şekilde almışlardır. Bir de kendilerini bekleyen ahiret azabı vardır ki, Allah ahiretteki azabın dünyadakiyle kıyaslanmayacak kadar şiddetli olduğunu Kuran’da pek çok kez haber vermiştir. Bu da göstermektedir ki, iman eden kişilerle alay edenler yaptıklarının cezasını mutlaka çekmektedirler.

MUCİZE İSTEYEREK ZORLUK ÇIKARMALARI

İnkar edenlerin elçilere yönelik tavırlarından biri de onlardan mucize getirmelerini istemeleridir. İsteklerinin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu düşündükleri için, bu yolla elçileri zor duruma düşürebilmeyi amaçlarlar. Elçilerin, bu talepleri yerine getiremeyerek halkın gözünde küçük duruma düşeceklerini zannederler. Bu konuyla ilgili Kuran’da geçen ayetlerden birkaçı şöyledir:

Dediler ki: “Sen ancak büyülenmişlerdensin”.
“Sen, yalnızca benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin ve biz senin gerçekte yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”
“Eğer doğru sözlü isen, bu durumda gökten üstümüze bir parça düşürüver.”
Dedi ki: “Rabbim, yaptıklarınızı daha iyi bilir.”
Sonunda onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik-gününün azabı yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı.(Şuara Suresi, 185-189)

İnkar edenler: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!” derler… (Rad Suresi, 27)

Aslında bu isteklerinin altında yatan ana neden Allah’ın seçtiği kişiyi beğenmeyen, kendilerini üstün gören çarpık bir zihniyet taşımalarıdır. Aşağıdaki ayetlerde de inkarcıların kendi düşük akıllarınca peygamberleri beğenmeyen bu çarpık düşünce yapıları bildirilmektedir. İnkarcılar, ayetlerde haber verildiği üzere, kendilerini peygamberden daha üstün gördüklerini, ondan alaycı taleplerde bulunarak ifade etmişlerdir:

Dediler ki: “Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız.”
“Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.”
“Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin.”
“Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.” De ki: “Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?”
Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: “Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?” demelerinden başkası değildir. (İsra Suresi, 90-94)

Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, bu tarz talepler ve alaycı davranışlar geçmişte yaşamış ve bundan sonra da yaşayacak olan tüm inkarcıların ortak özellikleridir. Bunlar, Allah’ın Kuran’da haber verdiği olaylardır. Her dönemde Allah’ın elçilerine ve dindar insanlara karşı bu tarz mücadele yöntemleri kullanılmıştır. Ancak inkarcıların bu çabaları hiçbir zaman istedikleri sonuca ulaşmamıştır. İlerleyen bölümlerde daha detaylarıyla göreceğimiz gibi, Allah inkarcıların tuzaklarını, düzenlerini her zaman bozmuş ve onları ummadıkları azaplarla yakalamıştır:

Andolsun, onlardan azabı sayılı bir topluluğa (veya belirli bir süreye) kadar ertelesek, mutlaka: “Onu alıkoyan nedir?” derler. Haberiniz olsun; onlara bunun geleceği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve alaya almakta oldukları şey de kendilerini çepeçevre kuşatacaktır. (Hud Suresi, 8)

Azap konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Eğer adı konulmuş bir ecel (tayin edilmiş bir vakit) olmasaydı, herhalde onlara azap gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onlara kuşkusuz apansız geliverecektir. Azap konusunda senden acele (davranmanı) istiyorlar. Oysa cehennem, o inkar edenleri gerçekten kuşatıp-durmaktadır. Azabın onları üstlerinden ve ayaklarının altından kaplayacağı gün (Allah): “Yaptıklarınızı tadın” der. (Ankebut Suresi, 53-55)

Derler ki: “Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va’dolunan (azap) ne zaman?”De ki: “Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile.”(Neml Suresi, 71-72)